Rahmet peygamberi Sitesi

Dünya İslam Birliği - Uluslararası Peygamberi Tanıtma ve Destekleme Komisyonu

m028.jpg

  
b
 Hazret-i Muhammed’e (sav) yönelik iftiralar dört noktada toplanabilir:
1-       “Hazret-i Muhammed (sav), kendi eseri olan bir dini, İlahî Vahiy olduğunu iddia ederek yaymıştır”
2-       “Hazret-i Muhammed (sav) İslamiyet’i kılıç gücüyle yaymıştır.”
3-       “Hazret-i Muhammed (sav) Kur’an’da tensel ve çekici bir cennet portresi çizmiştir.”
4-       “Hazret-i Muhammed (sav) çokeşliliği meşrûlaştırmıştır”
Bu bölümde, üstteki iftiralara elimizden geldiğince cevap vermeye çalışacağız.
 
 
1. İFTİRA
“Hazret-i Muhammed (sav) kendi eseri olan sahte bir dini,
İlahî Vahiy olduğunu iddia ederek yaymıştır.”
 
azret-i Muhammed’in (sav) yaşadığı hayat şartları, O’nun her türlü hırstan arınmış olduğunu kanıtlamaktadır. Bu gerçek, özellikle şununla sabittir ki Hazret-i Muhammed (sav) dininin kök saldığını gördüğü ve sınırsız bir güce sahip olduğu hâlde kendini yüceltmek için bundan faydalanmamış, her zamanki sadeliğinden zerre kadar vazgeçmemiştir.[1] Nefsî arzularını tatmin etme meselesine gelince O’nun zamanında sınırsız ve ölçüsüz bir çokeşlilik geleneği egemendi. Dolayısıyla nefsî arzuların tatmini arzu ediliyor olsa, çokeşliliğe sınır konulmaz, bilakis sınırsızlığından istifade edilirdi.
Hazret-i Muhammed’in (sav) hayatından sözederken bu noktaya dair söylediklerimize şunu ekleyelim ki bu Peygamber,[2] hiçbir zaman insanüstü bir varlık olduğunu iddia etmemiş, bilakis her vesileyle “Ben de sizin gibi bir insanım”[3] demiştir. Hem peygamber, hem de hükümdar olan Hazret-i Davut (a) ise, “Allah’ın vahyine göre hareket eden” ve “Dian Mabedinin çatısındaki karlar kadar temiz” bir insandı. Tevrat’ın ifadesine göre “Saul’un ikinci kızı Michal, Davut’un ilk hanımıydı.  Davut Peygamberin zor günlerinde bu hanımı kendisinden alınmıştı.[4] Başka hanımlarla başarılı evlilikler yapmasına rağmen ilk hanımını istemekte ısrarcı davranmıştı.[5] Fakat Michal kendisine geri verilmeden varmış olduğu başka bir adamdan zorla alınmış, Michal’i çok seven kocası bir çocuk gibi ağlayarak hanımını takip etmişti.[6] Davut’un vicdanı sünnetsiz bir prensin kızıyla evlenmeye elvermemişti.[7] Ayrıca onun muhtelif hanımlardan birçok çocuğu olmuştu. Son olarak bir zina suçu ve tasarlanarak işlenmiş soğukkanlı bir cinayet günahı da ona isnat edilmişti.[8]
Davut (a) iyice yaşlandığı zaman, üstüne serilen bütün örtüler onu ısıtamaz olmuş, o da bu yüzden genç bir bakire aramaya başlamıştı. Belki o, kendisiyle ilgilenir ve onunla yatardı. Çevresindekilere, bulabildikleri en güzel kızı getirmelerini rica etti… Şimdi soruyoruz, bütün bunlar lekesiz ve masum bir insan hakkında söylenebilir mi? Hıristiyan yazarlar Hazret-i Muhammed (sav) hakkında görüş belirtirlerken “taş atılmaması gereken sırça bir sarayda oturdukları” gerçeğini hatırdan çıkarmasınlar!
Hazret-i Muhammed (sav), güce sahip olma sürecinde Hazret-i Musa’nın (a) hareket tarzını izlemiştir. Hazret-i Musa (a) bir reis, bir rehber ve bir kanun koyucu sıfatlarına sahip olmasa İsrail oğullarını Mısır’dan çıkaramazdı. Bu yüzden hiç kimse Hazret-i Musa’yı bu yolu izlediği için suçlamayı düşünmemelidir. Çünkü Hazret-i Musa (a) iktidardan yoksun kılınsaydı Yehova’nın kendisine tevdi ettiği davetle ilgili sorumluluğunu yerine getiremezdi. Arabistan’da da durumu buna benzerdi. Yarımadada birbirleriyle sürekli savaş hâlinde olan kabileler yaşıyordu. Bunları birleştirmek ve bir ‘bütün’ hâline getirmek için Hazret-i Muhammed’in (sav) bunların liderliğini üstlenmesi, bunlara Müslümanlığı telkin etmesi gerekiyordu. O’nun bu hareketi, şahsî ihtiras gibi bir töhmetten tamamıyla uzaktır.
Hazret-i Muhammed (sav) ve O’nun inanç sistemine sürekli isnat edilen sahtelik suçlamasına gelince, İslam Peygamberinin de, Hazret-i İsa (a) gibi Yüce Allah’ı birleyen ‘Tevhit’ inancını öğretmesi bu suçlamanın yersizliğine en kuvvetli delildir. Sahtelik suçlaması, O’nun peygamberlik davasına yönelik olarak tevcih ediliyorsa, buna da imkân yoktur. Putperestliği ortadan kaldırarak Allah’ın birliğini öğretmenin, ancak ilahî davet ile yapılabilecek bir iş olduğu herkesin malumudur. Hazret-i Muhammed (sav), Arabistan’da tevhit inancını o kadar sağlam bir biçimde inşa etmiş ve oradan putperestliği o kadar köklü bir şekilde kazıyıp atmıştır ki putperestlik orada bir daha her hangi bir formda ortaya çıkmamıştır. Oysa Hıristiyan milletler arasında putperestlik yeniden peyda olunca, diğerlerine üstün olan Hıristiyanlar putları kabul etmeyen Hıristiyanları dinsiz sayacak derecede ileri gitmişlerdir.[9]
Hazret-i Muhammed’in (sav) öğretileri, insanların birbirlerine karşı izleyecekleri davranış tarzını düzenleyen ahlakî görevleri de içerir. Kur’an bu görevleri hayret edilecek bir akıcılık ve ısrar ile vurgular. İslamiyetin en amansız düşmanları dahi bu hususu teslim ederler.

Kimi Hıristiyan yazarların alayla zikrettikleri bir konu da, İsrâ Hadisesidir. Bunlar, İblis’in Hazret-i İsa’yı (a) çöllerde dolaştırdığına inanıyorlar da Hazret-i Muhammed’in (sav) miracına inanmıyorlar.
Matta İncili’nin dördüncü ishahında açıklandığına göre “İblis, Hazret-i İsa’yı (a) alarak çok yüksek bir dağa çıkarmış, dünyanın bütün ülkelerini ve övülen yerlerini göstermişti.” İsrâ hadisesinin mecazî olduğunu söylerseniz, açıklanamayacak bir noktası bulunmadığı anlaşılır. Mesela Burak, berk yani şimşekten daha hızlı hareket eden fikirdir. İslam Peygamberi ile Hazret-i Cebrail’in (a) yükseldikleri Nur Merdiveni, bütün gökleri geçerek Ulûhiyet Arşına yükselen Düşünce’dir. Ötüşü, Yüce Allah’ı hoşnut eden kuşun sesi, müminlerin ibadetidir.
Hıristiyan ilahiyatçılar, meşgul oldukları meseleleri halletmek için mecaz ve istiareye güvenirken, Müslümanları bu haktan neden mahrum etmek istiyorlar? Hıristiyan ilahiyatçılar, İlah-ı Hakikati temsil eden bir peygamberin Ahâb’ı[10] aldatmak için yalancı bir ruha danışması gibi aptalca bir şeyi tevil ediyorlar. Tevrat’ın “İlk Krallar başlıklı Sifrinin yirmi ikinci ishahında şöyle geçer: Rab dedi ki: Ahab’ın (Ramut Jelad’a) gidip atılmasını kim sağlar? Biri şöyle biri böyle cevap verdi. Bunun üzerine bir ruh geldi ve Rabbinönünde durdu. ‘Ben onu aldatırım’ dedi. Rab, ‘Nasıl?’ dedi. O da, ‘Çıkarım, bütün peygamberlerin ağzında yalancı bir ruh olurum’ dedi. Rab, ‘Aldatabilirsen ve gücün yeterse, git yap’ dedi.”
Hazret-i Süleyman’ın bütün ilahileri, Hazret-i İsa’nın (a) kilisesine olan sevgisini ifade eden bir mecaz olarak görülmüyor mu? İncil’de de aynı şey uygulanıyor. Çünkü Hazret-i İsa (a) kendinden söz ederken ‘Üzüm, yol, kapı’ kelimelerini kullanır. Ekmek ve şarabın kendi bedeni ve kendi kanı olduğunu söyler. Bunun mecazî bir şekilde kabul edilmemesi, Hıristiyanlar arasında Hazret-i İsa’nın (a) ekmek ve şarabını bedenine ve kanına dönüştürmek gibi putperestçe bir ayinin doğmasına yol açmıştır. Müslümanlıkta bir papazın söylediği sözlerle şarap ve ekmeğin kana ve ete dönüşmesi gibi cahilce ve aptalca hiçbir şey yoktur.

Hazret-i Muhammed (sav) yeni bir din getirmediğini, bilakis Yüce Allah’ın Hazret-i İbrahim (a) ve İsmail’e (a) vahyettiği dini canlandırmaya geldiğini söylemesine rağmen O’nun yeni ve sun’i bir din öğrettiği söylenebilmektedir. Eğer bu din, eskilerden ibadet gayesi ve öğrettiği ahlakî görevler itibarıyla ayrılıyorsa, o zaman Hazret-i Musa’nın (a) dini de, Hazret-i Adem (a), Hazret-i Nuh (a), Hazret-i İbrahim (a), Hazret-i İshak (a), Hazret-i Yakup (a) ve Hazret-i İsmail’in (a) dinini ihya ediyor, vahdaniyet yani Allah’ın Birliğini ikrar ediyor, Allah sevgisi ve itaatini tavsiye ediyor, İlahî İrade ve cemiyetin yüklediği ahlakî ödevlerini yerine getirilmesini öğretiyordu. Hazret-i İsa (a) da Yüce Allah’ı her şeyden çok sevmemizi, kendimizi sevdiğimiz kadar komşularımıza sevgi göstermemizi öğretiyordu. Şu hâlde O’nunki de bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri hükümlerle aynıdır. Dolayısıyla Hazret-i İsa’nın akidesi de yeni bir şey olmayıp Hazret-i Musa tarafından tebliğ edilen akidenin aynısıdır. Aralarında şu fark vardır ki, birbirimize karşı eda edeceğimiz ahlakî görevler, eskisinden daha güçlü bir biçimde vurgulanmıştır. “Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan başkalarına öyle davran” prensibi, insanların en cahiline kadar herkesin gözeteceği ahlakî prensipleri telkin ediyordu.
Hazret-i İsa’nın (a) çıktığı dönemde Yahudilerin ahlakı fena hâlde çöküntüye uğramıştı. Ahlaksızlık ve fesat uzun zamandan beri köklü bir geleneğe dönüşmüştü. Dinadamlarıyla halk arasında yaygın olan ahlak, ihtiras, kıskançlık, haksızlık ve baskıydı. Din adına ise; bir takım ayin ve merasimlere şeklen riayet, dürüstlüğün yegâne ölçüsü hâline dönüştüğünden bunlar da gerçek anlamlarını yitirmişlerdi. Hazret-i İsa’nın (a) peygamberliği bu fenalıkların önüne geçmeyi hedefliyordu. Bu da Hazret-i İsa’nın (a) esas itibarıyla Musevîliği canlandırma gayreti içinde olduğunu göstermektedir.
Hazret-i Muhammed’in (sav) görevi, inanç ve ahlak esaslarını öğretmekle sınırlı olmayıp bunların yanı sıra Allah’a kulluğu da yeniden tesis etmekti. Çünkü peygamber olarak gönderildiği insanlar, dinî inançları ve ahlakî ödevleri noktasında tam bir sapkınlık içindeydi. Bu sebeple Hazret-i Muhammed (sav) Hazret-i İbrahim’in (a) dinini ihya etmeyi amaçladığını söylediğinde tam olarak gerçeği ifade etmişti.
Memleketinde büyük ve sürekli yenilikler meydana getirerek vahdaniyeti tesis etme, çöküşte olan putperestliği imha, çocukları diri diri gömme geleneğine son verme, içki, kumar gibi ahlakî çöküntünün kaynağı olan kötülükleri yasaklama, sınırsız ve ölçüsüz çok eşliliği asgari düzeye çekme gibi her biri başlıbaşına devrim olan işleri başaran büyük bir ıslahatçıyı sahtekâr ve riyakâr saymak mümkün müdür? Bu ilahî davetin uydurma ve sahte olduğu söylenebilir mi? Asla! Hazret-i Muhammed (sav) ancak hakikaten samimi bir şuur ile bu kadar cesaret ve metanet ile hareket edebilir, Hazret-i Hatice’ye (r) vahyi açıkladığı günden Hazret-i Aişe’nin (r) kollarında hayata gözlerini yumduğu güne kadar sarsılmadan çalışabilirdi.

Gerçeği söylemek gerekirse, iyi ve ciddi bir insan, Yaratıcısan tam güven besledikten sonra hem inanç hem de pratik sahasında reform gerçekleştirebilir. Böyle biri Rabbinin kudret ellerinde bir ıslahat aracına dönüşür ve ücretini yalnız Allah’tan beklediğini de söyleyebilir. Hâl böyle iken Hazret-i Muhammed gibi bir insan, nasıl olur da Allah’ın sadık ve ihlaslı kulları arasında sayılmaz? Nasıl olur da kendi ülkesinde ve gönderildiği halk arasında hak ve adaletin davetçiliğini yaptığı, Allah’ın birlik ve kudretine çağırarak ahlakî ve medenî bir eğitim verdiğine inanılmaz? 
Hazret-i Muhammed (sav) tebliğ ettiği dine kat’i biçimde inanmıştı. Bu inanç ve ikna oluş temelsiz de değildi. Her türlü alay ve hakaret ile karşılaşan İslam Peygamberi, yolundan kıl kadar ayrılmamıştır. Tehdit ve işkenceler, O’nu tevhit inancını tebliğ etmekten, o devirde varolan ahlak ile mukayese edilemeyecek ulvîlikteki ahlak esaslarını öğretmekten alıkoyamamıştır. Hazret-i Muhammed (sav) bir gün dahi saltanat peşinde koşmadı, manevî önder olmak için mücadele etmedi. Kendisi daima hoşgörü istedi, insanları ikna yoluyla Hakka davet etmek için hürriyet talep etti. İnsanların her düzeylde adaleti gözetmelerini sağlamaya çalıştı. Merhamet duygusunu sevdirmeye uğraştı. Yüce Allah’ın huzurunda tevazu sahibi olmayı öğretti. Bunların müeyyidesi olarak da ölümden sonra dirilmeyi ve Kıyamet Günü hesaba çekilmeyi zikretti. O gün, âdil, zalim herkese yaptığının karşılığı verilecekti.
Hazret-i Muhammed’i (sav) sonradan bozulmuş takipçileriyle, örneğin İsfahan’da Timur ile Delhi’de Nadir Şah ile bir de Sakız Adası, Kıbrıs ve Kasandra gibi yerlerdeki metruk zaviyelerde yaşayan sefilleri karşılaştırın. Doğu’da bir zaferin en mühim işareti olarak, silahlı silahsız kimselere yönelik kıyım ve katliamlar gösterilir. Hazret-i Muhammed (sav) de gücü ele geçirdikten sonra bunu yapabilir ve kendisi gibi düşünmeyen hemşerilerini Mekke’nin fethinde topluca katlettirebilirdi. Fakat O, olağünüstü bir hoşgörü ve af sergileyerek hepsini bağışladı. Yalnız “Hak geldi batıl zâil oldu” ayetini okuyarak Kâbe’ye girdi ve oradaki 360 putu parçaladı. Bu görevi tamamladıktan sonra başkaları gibi Mekke’ye taht kurmadı. Putperestlikten kurtardığı Kâbe’nin yanında bir saray da inşa ettirmedi. Bilakis ecdad şehrini, dininin merkezini ve kıblegâhını bırakarak zorluk ve sıkıntı anında kendisine yâr olanların arasındaki mütevazı hanesine geri döndü.
e e e
 
2. İFTİRA
“Hazret-i Muhammed (sav) dinini kılıçla yaymış, bu yüzden de çok kan akıtmış ve birçok insanı sefalete itmiştir.”

üslümanlığın kılıçla yayıldığı suçlamasının bir dereceye kadar doğru olduğunu varsayarak putperestlerden bir bölümünün Allah’ın Birliğini tanıma uğrunda öldüklerini kabul edelim. Bu iftiraya cevap olarak deriz ki: Yüce Allah tarafından emredilen bir şey, hiçbir şekilde zulüm sayılamaz. Hıristi-yanlar, Cenab-ı Hakkın putperest Kenânîlerin İsrail oğulları tarafından imha edilmelerini emrettiğinde, Yehova’nın bu emri uygulamak için bir mucize gerçekleştirdiğine, Yuşa’nın bütün düşmanları temizlemesini temin etmek için güneş ile ayı yerlerinde durdurduğuna inanırlar. Hıristiyanlar böyle bir şeye inanıyorlarsa, Hazret-i Muhammed’in (sav) benzer vasıtaları kullanmasına itiraz etmemelidirler. Yoksa Hazret-i Muham-med’in (sav) devrindeki putperestliğin –hâşâ- Allah katında Hazret-i Musa’nın (a) zamanındaki putperestlikten daha makbul olduğunu iddia etmek gibi bir çelişkiye düşerler.
Hazret-i Muhammed (sav)’in savaşlara girdiği kesindir. Ancak O’nun savaşları, Hazret-i Musa’nın (a) savaşları gibi imha ‘temizlik’ savaşları değildir. Hazret-i Muhammed’in (sav) takdir edilmesi gereken büyük hedefi, Arabistan’ı birleştirmek, tek bir devlet kurmak, bu devletin vatandaşlarına da her şeyi yoktan yaratan Allah’a layıkıyla kulluk etmeyi öğretmekti.
Hazret-i Muhammed (sav) İslamiyet’i kabul edenleri cömertlik ve ihsan ile kucaklayıp kendilerine el uzatmış, haddi aşan saldırganları cezalandırırken, kadınlara, kızlara ve çocuklara dokunmamıştır. Özetle ifade etmek gerekirse, Hazret-i Muhammed (sav) Müslümanlığı kabul edenlere en ufak bir saldırganlıkta bulunmamayı emretmiş, hepsine kardeş muamelesi yapılmasını istemiştir.  Hazret-i Musa (a) ise, bunun aksine kesinlikle merhamet göstermeyerek bazı kavimlerin kökünü kazımıştı. Hazret-i Muhammed (sav) tarafından böyle bir şey asla yapılmamıştır. Hıristiyanlar, özellikle de İspanyollar Peru ve Meksika’nın işgali sırasında bu tür bir etnik temizlik siyaseti izlemişlerdir.[11] Kur’an-ı Kerim’in hiçbir yerinde bütün insanlığın kabul ettiği adalet ve merhamet ilkeleriyle çelişen bir emir görülmez. Hâlbuki bugün elimizde dolaşan Kitab-ı Mukaddes’te şöyle emirler mevcuttur:
“Musa dedi ki: Rab emrediyor: Her adamın yanıbaşına kılıcı koyunuz. Sonra çadırın içine giriniz, çıkınız. Her adamı ve kardeşini, her adamı ve arkadaşını, her adamı ve komşusunu öldürünüz!” [12]
“Yuşa, İsrail’in Rabbi tarafından verilen emre uyarak bütün memleketi kırıp geçirdi. Bütün hükümdarları öldürdü. Geride bir şey bırakmadı. Her canlıyı imha etti.”[13]
“Samuel Saul’a dedi ki: Git ve Amalika’yı vur. Neleri varsa imha et. Hiçbirini koruma. Erkek, kadın, emzikli yavru, inek, keçi, deve, merkep hepsini kes!”[14]
“Rabbinin sana miras olarak verdiği bütün şehirlerin halklarından nefes alan hiçbirini koruma.
Hititleri, Amurileri, Kenânîleri, Hivitleri ve Yebusîleri Rabbinin emri gereği imha et!”[15]
Peki, Hazret-i İsa (a) tarafından dağda verilen ve başlıbaşına merhamet kokan vaazın neresinde, daha sonra onun adıyla işlenen zulüm ve işkenceleri destekleyen, ya da böyle yapılmasını özendiren bir şey vardır? O hâlde bütün bu zulüm ve kıyımlar kime isnat edilebilir? Bu sorunun cevabı gayet basittir. Elbette ki yanlışlıkla ‘Büyük’ lakabıyla anılan İmparator Constantin’e!
Hazret-i İsa’nın (a) vefatından sonra onun inancı birbirini izleyen iki farklı şekilde yorumlanmış ve bunlara ‘Hıristiyanlık’ adı verilmişti. Bunların ilki Paul ve John (Yuhanna) gibi havarîlerin sahip oldukları salahiyetle ileri sürülmüş, ikincisi ise İmparator Constantine tarafından iddia edilmiştir.
Sırf politik amaçlarla Hıristiyanlığı kabul eden ama işlediği zulümlerden dolayı –İkinci Neron- lakabıyla anılan Constantine[16], Miladi 324 yılında toplanan İznik Konsolüne başkanlık etmiş ve ilk kez bu konsülde Hazret-i İsa’nın–hâşâ- ilahlığı kabul edilmiştir.
Ardı arkası gelmeyen kısır fakat kanlı dinî mücadeleler esnasında en ağır işkencelerle binlerce Hıristiyanın kanı dökülmüş, birbirlerini kardeş ve dost bilmesi gereken bu insanların perişan hâllerini gören Poictiers Piskoposu ve kilise büyüklerinin eskilerinden olan St. Hilary dördüncü asırda bu vaziyeti şu sözlerle tenkit etmişlerdi:
“Bu ne içler acısı ve ne tehlikeli bir vaziyettir! İnsanların fikirleri sayısınca mezhepleri, arzuları miktarınca akideleri, hata ve kusurları adedince sapıklıkları var! Bunun sebebi, mezheplerimizi keyfî bir surette oluşturmamız ve yine keyfî bir şekilde açıklamaya çalışmamızdır… Her yıl, hayır her ay yeni mezhepler üreterek göze görünmeyen sırları keşfe girişiyoruz. Sonra da yaptığımıza pişman oluyoruz. Pişman olanları savunuyoruz. Savunduklarımızı lanetliyoruz. Ya da başkalarının inançlarını tenkit etmek suretiyle aslında kendi inancımızı da tenkit etmiş oluyoruz. Yahut başkasının akidesini tenkit etmekle aslında kendi inancımızı çürütüyoruz. Sürekli birbirimizi perişan ederek, aslında kendi kendimizin tahribatına sebep oluyoruz.”[17]
İmparator Constantine, İznik Konsulünde papazlara olabilecek en felaket sonuçları doğuracak bir nüfuz ve iktidar yetkisi vermişti. Bu hareketin yol açtığı felaketleri şu şekilde özetlemek mümkündür:
Aslen saldırgan olmayan Müslümanlar ve Türklere karşı düzenlenen 9 Haçlı Seferi ve bunların yol açtığı kıyım ve yıkımlar. Bu savaşlar yüzünden iki yüz yıl esnasında milyonlarca insan ölmüştür.
Anabaptistler, Lutherciler ve Papistleri hedef alan katliamlar. Bu kıyımlar, Rhine’dan Kuzey’in en uç noktalarına kadar olan bölgeyi kapsamıştır.
Sekizinci Henry ve kızı Mary tarafından gerçekleştirilen katliamlar.
Fransa’daki St. Bartholomew katliamı.[18]
1. Francis ile 4. Henry’nin Paris’e girişi arasındaki kırk yıllık sürede birçok katliam yaşanmıştır.
Engizisyonların katliamları[19], dinî mücadeleler sebebiyle yapılan çarpışmalar, yirmi sene boyunca papaların papalarla, piskoposların piskoposlarla kavgaları yaşanırken insan zehirleme, gizlice adam öldürme gibi suçlar yaygınlık kazanmış, her biri Neron’ları Caligula’ları geride bırakan on ikiden fazla sözde Papa, türlü günah, cürüm ve cinayeti işlemiştir.[20] Bu dönemde sadece Yeni Dünyada (Amerika) on iki milyon insan öldürülmüştür!
İtiraf etmeliyiz ki on dört asır devam eden bu kadar korkunç ve aralıksız dinî savaş ancak Hıristiyan milletlerde görülmüştür. ‘Putperest’ kelimesiyle aşağılanan milletlerin hiçbiri fikir farklılıkları sebebiyle böylesine kan dökmemiştir.
M. Jurieu der ki: “Gerçeği rahatlıkla söylemeliyiz ki Fransa kralları Frisonlar ile Saksonların memleketinde Hıristiyanlığı zorla yaymışlardır. Fransa kralları Kuzey bölgelerinde de aynı yolu takip etmişlerdir. Papaları tenkide cüret eden Valdensler ve Albigensleri bekleyen akıbet Yeni Dünyadaki yerlilerinkinden farklı olmamıştır. Bundan anlaşılan odur ki Hazret-i Muhammed’in (sav) dinini kuvvet kullanarak yayması tenkid ve yargılamaya konu olacak bir husus değildir. Çünkü güç kullanımı fena bir şey olsaydı bizim de bundan istifade etmememiz gerekirdi. Hâlbuki biz, Miladi dördüncü asırdan bu asra –ondokuzuncu asır- kadar ondan istifade ettik. Yaptıklarımızın gayet güzel ve isabetli olduğunu söylüyoruz. Mademki öyledir, o zaman bu hareket tarzının ve kullanılan araçların meşru olduğu itiraf edilmelidir. Yoksa ilk yüzyılda suç sayılan bir şeyin dördüncü yüzyılda meşru sayılması, ya da dördüncü yüzyılda meşru sayılan bir şeyin ilk asırda meşru görülmemesi söz konusu olur ki bu, ahmaklığın ta kendisidir. Dördüncü asırda Allah yeni bir din gönderseydi belki böyle bir iddiada bulunulabilir ve Hıristiyanlar sadece irşat ve vaaz yöntemini kullanabilecekleri vurgulandığı için dinlerinden olmayanları ateş ve kılıçla imha etme yoluna gitmezlerdi!”[21]
Meşhur tarihçi Gibbon, Müslümanların hoşgörüsüyle Hıristiyanların tutuculuk ve baskıcılığını şöyle ortaya koyar: “Müslümanlar tarafından ilan edilen savaşlar, Hazret-i Muhammed’in (sav) onayıyla vuku buluyordu. O’nun halifeleri de kendisinden ve hayatından aldıkları dersler sayesinden gayri Müslimlerin direncini kendiliğinden kıracak hoşgörü usulünü seçmişlerdir. Hazret-i İbrahim, Hazret-i Musa ve Hazret-i İsa’nın (a) takipçileri, Hazret-i Muhammed’in (sav) dinini kabule davet edilmişler, dengeli bir vergi olan cizyenin ödenmesi karşılığında, dinleri üzere kalma hürriyetlerini muhafa etmişlerdir.”
Hazret-i Muhammed’in (sav) hoşgörüsü hakkında anlatılanları teyit etmek için Meath Piskoposu tarafından yazılan “Doğu ve sair memleketlerin anlatımı”[22] adlı eserden İslam Peygamberi’nin Sina Rahipleri ve genel olarak Hıristiyanlara verdiği beratı naklediyoruz:
 
Hazret-i Muhammed’in Sina Rahipleriyle
Umumi Hıristiyanlara verdiği Berat
Allah büyüktür, hüküm ve hikmet sahibidir. Bütün Peygamberler O’nun emriyle gelmişlerdir. Onlardan hiçbiri Allah hakkında haksız bir fiilde bulunmamıştır. Onlar insanlığa sunulan armağanlardır. Abdullah oğlu Hazret-i Muhammed (sav) Allah’ın bütün âleme gönderilmiş elçisi ve hamisidir. O, hem kendi milleti, hem diğer insanlar için diğer din ehline teminat olmak üzere bu beratı yazdırmıştır. Berat'ın maddeleri şunlardır:
1- Her kim bu anlaşmanın hükümlerine karşı gelirse Allah’ın andına karşı gelmiş olur ve kim olursa olsun lânete hak kazanır. Bunu çiğneyen ister bir kral, ister yoksul ve sıradan bir adam olsun aynı hükme tâbidir.
2- Rahiplerden her hangi biri seyahat ederek bir dağ, tepe, köy, deniz veya çölde veya bir manastır, kilise veya mabette yerleşirse korunacak, kendisine her türlü kolaylık gösterilecek, malı ve canı muhafaza edilecektir.
3- Bunlardan başkaca vergi veya cizye alınmayacak, böyle bir şey vermesine zorlanılmayacaklardır.
4- Bunların hâkimleri, valileri değiştirilmeyecek, bu memurlar görevlerinden azil edilmeyeceklerdir.
5- Seyahat sırasında bunlar her hangi bir saldırıya uğramayacaklardır.
6- Bunlar kendilerine ait kiliselerden çıkarılmayacaklardır.
7- Bunların hâkimleri, valileri, zahidleri, müridleri ve hizmetçileri herhangi vergiye bağlanmayacaklardır.
8- Bu antlaşmayı çiğneyenler, Allah'ın emrini çiğnemiş olurlar.
9- Dağ başlarında tek başlarına hayat geçirenler vergi ve öşürlere bağlı değildirler.
10- Zirai mahsülün bereketli zamanlarında halk bunlara bir pay vermelidir.
11- Savaş zamanlarında bunlar oturdukları yerlerden çıkarılmayacaklar, savaşa katılmaya zorlanmayacak ve kendilerinden bir şey istenmeyecektir.
 
(Bu maddeler Rahiplerle ilgili hususları içine aldığı gibi aşağıdaki maddeler bütün Hıristiyanlara mahsus konuları anlatmaktadır).
 
12- Memlekete yerleşmiş olan Hıristiyanlar, ticaret ve zenginlik sahipleri vergi verirler.
13- Hıristiyanlardan başka bir şey alınmaz.
14- Eğer bir Hıristiyan kadın bir Müslüman’la evlenecek olursa kocası onun kiliseye gidip inancına göre ibadet etmesine engel olmayacaktır.[23]
15- Hıristiyanlar kiliselerini onarmaktan alıkonmayacaklardır.
16- Bu şartları gözetmeyenler Allah'ın emirlerine karşı gelmiş sayılırlar.
17- Bunlara karşı bir kimse silâh taşımayacak, Müslümanlar onları savunacaklardır.
18- Müslümanlar bu berat hükümlerine dünya durdukça uyacaklardır.
 
 
Şahitler:
Ali bin Ebu Talip, Ömer bin Hattab, Saad bin Muaz, Abdullah bin Hasan, Osman bin Affan, Abdullah bin Mesud, Faris bin Abbas, Abdullah bin Ömer ve diğer sahabe.
Bu ahitname, Hazret-i Ali bin Ebu Talip tarafından yazılmış ve Hazret-i Muhammed (sav) tarafından Mescid-i Nebevî’de Hicretin ikinci yılı, Muharrem ayının üçüncü günü bizzat eliyle mühürlenmiştir.[24]
Yukarıdaki maddelerde ifade ve beyan edilerek taahhüt hâline getirilen hususlar ile daha öncesinde naklettiğimiz gerçekler, Hazret-i Muhammed (sav) hakkında uydurulan ikinci iftiranın da asıl ve esastan uzak olduğunu göstermektedir.
 e e e
 
3. İFTİRA
“Hazret-i Muhammed (sav) Kur’an’da
 tensel ve çekici bir cennet portresi çizmiştir.”

azreti Muhammed'e (sav) yöneltilen bir diğer iftira getirdiği şeriata uyanlara ve öğretilerine göre yaşayanlara vaat edilen cennetin baştan sona maddî zevk ve lezzetlerle dolu olmasıdır. Fakat dikkatle düşündüğümüz zaman Hıristiyanların aptalca tasavvurlarının ne kadar yersiz olduğunu görürüz. Kıyamet günü vücudumuzun düşündüğümüzün üstünde bir şekil alacağına ve duyularımızdan her birinin en büyük zevkleri idrak edecek derecede olağanüstü bir canlılık kazanacağına inandıktan sonra anlaşılmayacak bir şey kalmaz. Çünkü bu melekelerin çalışma gücünü alır, onların yapılması ile haz alacakları ödevleri yaptıramazsak bize boş yere bağışlandığını, belki bizi durmaksızın kırmak ve acıtmak için verildiğini göstermiş oluruz. Madem Kıyamet Günü bedenimiz ve duyularımız geri verilecektir, o halde duyularımızın orada da zevk almayacağını kim söyleyebilir? Bu gibi zevklerden tat almak nasıl günah, suç ya da kötülük sanılabilir? Hele kötü sayılan cinsel zevke gelince bunu dünyaya gelmiş en üstün yaratık olan insana Cenabı Hak bağışlamamış mıdır? Yüce Allah, insanlara hayatın devamı için gerekli her şeyi bağışladığı gibi neslini sürdürme görevini de zevk dolu bir duyu ile donatmıştır.
Kur’an’ın insanlara kadınlar, güzel bahçeler vb. fiziksel hazlar vaat ettiği doğrudur. Ancak ahiret saadetinin bunlarla sınırlı olduğunu sanmak doğru değildir.
Çünkü ruh bedenden daha asil olduğu için bedene zevkleri sunulduğu gibi ruha da yüksek zevkleri temin edilmiştir. Bunların en büyüğü de Yüce Allah'ı görmektir. Bu en yüce zevk cennetin öbür zevklerini unutturacaktır. Cennette bahçeler, köşkler, nimetler vb. şeylerle yetinenler, cennet halkının en aşağı düzeyindekilerdir. En yüksek makamı kazananlar, her gün Allah’ı görmeğe erişenlerdir. Bu yüzden cennetin yalnızca maddî zevklerle dolu olduğunu söylemek doğru olmadığı gibi Müslümanlar da ahiret zevklerinin yalnızca maddî olmadığına inanırlar. Birçok İslâm bilgini, maddî zevkleri sayıp dökerken kelimelerin sembolik anlamda ruhî zevkleri gösterdiğini söylemişlerdir.[25]
       Ünlü Hyde şöyle der: "Müslümanların birçoğu cennet zevklerinin anlaşılabilmek için mecaz yolu ile gösterildiğini, nasıl ki Kitab-ı Mukaddes'de de buna benzer şeyler bulunduğunu söylerler. Fas Büyükelçisine mektup yazıyorken bir bahçenin cennet gibi olduğunu söylediğim zaman bana verdiği cevapta dünyada cennetle karşılaştırılacak bir şey bulunmadığını, cennette gözün görmediği, kulağın işitmediği, aklın kavrayamadığı şeyler bulunduğunu yazmıştı".[26]
Buna bir de yine ünlü Herbelot’un Bibliotheca Orientalis'de Müslümanlarca en büyük zevkin Allahın gözle görülmesi olduğunu ifade ettikten sonra yazdığı şu cümleleri ekleyebiliriz:
"Müslümanlara karşı çıkanlar tarafından iddia edildiği gibi onların ahirette duyuları tatmin edecek zevklerden başka zevk tanımadıkları doğru değildir".
Bütün bunlardan İslâm dininin şehvet dolu denen niteliğine ve esasına dair söylenen sözlerin insaflıca olmadığı anlaşılır. Doğu milletlerinin bazı alışkanlıkları sadece Hıristiyanca bir bakıştan dolayı Avrupalıların gözünde büyük kusur ve günah olarak sayılıyor. Hâlbuki bunlar daha insaflı bir surette bakılırsa iş değişir. Çünkü sosyal görev ve sorumluluklarla bölgesel özellik ve zaruretleri dikkate almadan yapılacak değerlendirmeler çoğu zaman haksız değerlendirmelere yol açabilir.
Hazret-i Muhammed tarafından anlatılan cennetin O’nun karakterini gösterdiğini söyleyenler yanılıyor ve çok haksız bir saldırıda bulunuyorlar. Çünkü Hazret-i Muhammed, bunun tersine yoksul, çalışkan, insanların genelince yegâne hedef sayılan şeylere önem vermez bir insandı.
e e e
 
4. İFTİRA
“Hazret-i Muhammed (sav) çokeşliliği meşrulaştırmıştır.”

okeşlilik, Doğu’da yaygın bir gelenekti. Hazret-i İbrahim zamanında bile bu gelenek hüküm sürüyordu. Kitab-ı Mukaddes'in bir kaçını nakledeceğimiz sayfaları çok kadınla evlenmenin o zamanki daha temiz insan topluluğunca bir günah sayılmadığını göstermektedir.
Çokeşlilik eski Yunanlılarda hoş karşılanırdı. Plutarch, bunu kaydeder. Euripides ile Plato çok kadınla evlenmeyi savunmuşlardı. Eski Romalılar çokeşlilikten faydalanmadılarsa da onu yasaklamamışlardır. Marc Antony, ilk kez iki eş alan kişi olarak bilinir. Ondan sonra bu gelenek Theodosius, Honorius ve Arcadius zamanına kadar uzanmış, Arcadius 393 yılında çokeşliliği yasaklamıştı. Daha sonra İmparator Valentinian, çıkardığı ferman ile bütün tebasının istedikleri zaman birden fazla kadın alabileceklerini bildirdi. Dönemin kilise tarihini incelediğimiz zaman piskoposların çokeşliliğe karşı bir itiraz ileri sürdüklerini görmüyoruz. Büyük Constantine'in oğlu Valentinianus Constantius'un birçok karısı vardı. Frank Kralı Clotaire'in ve oğulları Heribartus ile Hypericus de çokeşlilikten faydalanmışlardı. Bunlara Pepin ile Charlemagne'ı Lothaire ile oğlunu, 888 yılında Almanya imparatoru olan yedinci Arnolphus, Frederic, Barbarossa ve Fransa Kralı Philip Theodatus'u katabiliriz. Frank krallarının ilkleri arasında Gontran, Caribert, Sigebert ve Chilperic'in çok eşli olduklarını görüyoruz. Gontran'ın Veneranda, Mercatrude, Ostregilde adında üç yasal eşi vardı. Caribert adındaki kralın da Merflida, Marconessa, Theodogilda adında üç karısı bulunuyordu.
Rahip Daniel, Frank krallarının çokeşlilikten faydalandıklarını açıkça söylüyor. Birinci Dagobert'in üç karısı bulunduğunu yalanlamadığı gibi Theodobert'in kocalı bir kadın olan Dentary'i, evli olduğu ve Visigilde adında bir karısı bulunduğu halde aldığını anlatıyor. Dagobert'in, bu hareketle amcası Clotaire'i taklit ettiğini, Clotaire'in üç eşi olduğu halde Creodomir'in dul karısını da aldığını ekliyor.
Montesquieu, çokeşliliğin fizyolojik sebeplerinden söz ediyorken, sıcak memleketlerde kadınların sekiz, dokuz, on yaşlarında evlilik çağına vardıklarını yirmi yaşında adeta ihtiyarladıklarını, akıllarının güzellikleriyle birlikte yetişip büyümediğini, bu yüzden bu memleketlerde çok kadınla evlenmenin tabii olduğunu söylemektedir.
     Ilıman memleketlerde, kadınlar daha ileri bir yaşta olgunlaştıktarı ve evlendikleri için kocaları ile beraber ihtiyarlıyorlar ve evlendikleri zaman akılca ve bilgice hayli ilerlemiş bulunuyorlar. Bu yüzden bunlarda bir kadın ile yetinmek kanunu doğuyor. Erkekleri akıl ve beden kuvvetiyle üstün tutarak ayıran tabiat, onları bu akıl ve bu kuvvetten başka bir şeyle sınırlandırmamıştır. Tabiat kadınlara güzellik ve cazibe bağışlamış, erkekler üzerindeki nüfuzlarını bu güzellik ve cazibenin devamıyla temin etmiştir.
Sıcak memleketlerde ise güzellik ve çekicilik hayatın ilk yıllarında görülür, sonra söner.
Bu yüzdendir ki tek kadınla evlenmeyi gerektiren kanun Avrupa için uygun olduğu halde Asya’nın iklimine uygun değildir. Yine bundan dolayıdır ki Müslümanlık Asya'da kolaylıkla yayıldığı halde Avrupa'da güçlükle yayılmıştır. Hıristiyanlık kurulup yerleştirildiği halde Asya’da tutunamamıştır. Çin'de Müslümanlığın yayıldığı halde Hıristiyanlığın yayılmamasının sebebi de budur.[27] Sezar'dan anlayıp öğrendiğimize göre atalarımız olan Eski İngiltere halkı, ters çokeşlilikten faydalanmış, yani on on iki koca bir tek kadınla yaşamışlardır. Katolik misyonerleri bu ilkel insanların arasına geldikleri zaman ruhbanlığı överek ruhbanlığa girmelerini istemişler, bir insanın dul kadın ile evlenmesinin çok kadınla evlenme demek olduğunu, bunun da dinde cezayı gerektirdiğini söylemişlerdir. Germenlerin de tek kadınla evlilik ilkesine uydukları anlaşılmaktadır.
Çokeşliliğin kanun ve geleneklere uygunluğuna gelince Kitab-ı Mukaddes'in aşağıdaki sifirlerine bakıldığı zaman Yehova tarafından hem onandığını hem de kutsal sayıldığını görürüz:
Tekvin bab 30 v. 22; Huruç, bab 21, v. 11; Tesniye bab 17, v. 17; 1. Samuel bab 1, v. 1, 2, 11, 20; 1. Samuel bab 27, v. 42, 43; 2 Samuel, bab 12, v. 8; 2. Samuel bab 5, v. 13; Yasalar bab 10 v. 4; Yasalar bab 12 v. 9, 14.  
St. Chrysostum, Hazret-i İbrahim ile Hazret-i Hacer’den söz ederken der ki: "Bu gibi şeyler yasaklanmamıştı". St. Augustine de der ki: "Bir insanın birden fazla kadınla evlenmesi gibi kınanmayan bir gelenek yaygın bulunuyordu. Bu gelenek bir borç gibi yapılıyordu. Neslin çoğalması için çokeşli evlilikten faydalanmayı yasaklayan bir kanun yoktu".[28]
Miladi 726 yılında Alman din büyüklerinden Boniface, Papa Gregory'den bir adamın ne zaman iki kadınla evlenmesine izin verileceğini sormuş, Papa da aynı yılın 22 Kasım tarihinde şu cevabı göndermişti: "Eğer bir kadın, kadınlık ödevlerinin yapılmasına engel bir hastalığa tutulursa kocası başka bir kadınla evlenebilir. Şu şartla ki hasta karısına da gereken yardımı yapmalıdır".
Hıristiyan yazarlar arasında çokeşliliği savunanlar çıkmıştır. Bernardo Ochinus, on altıncı yüzyılın ortalarında General of the Order of Capuchins adında diyalog tarzı bir eser yayınlayarak çokeşliliği destekleyen sözler söylemiş, ayrı sıralarda bu konuya dair başka bir risale yayınlanmışsa da yazarı Lysarus, Theophilus Aleuthes takma adını kullanmıştır.
Selden, Uxor Hebraica adlı eserinde çokeşliliğin yalnız Yahudiler arasında değil, diğer bütün kavimler arasında bulunduğunu ispat etmektedir.
Fakat çokeşliliğin en seçkin savunucusu meşhur John Milton'dur. Milton, "Hıristiyan inançları üzerine"[29] adlı kitapçığında çokeşlilik üzerine Kitab-ı Mukaddes'den bir çok ayet naklettikten sonra diyor ki; "Rab, mecazî bir hikayecikte kendini iki eşli olmuş, Ehvele ve Ehvelite ile evlenmiş göstermektedir.[30] Çokeşlilik gerçekten iğrenç ve şüphe doğuran bir şey olsaydı Yehova, hikâye şeklinde de olsa, bunu konu etmezdi. O hâlde gerek Tevrat, gerekse İncil'de hiç kimse için yasaklanmayan bir şey, niçin utanılacak ya da namus zedeleyici sayılıyor?" Meseleyi başka bir açıdan da muhakeme edebiliriz: Çok kadınla evlilik, ya nikâh, ya da zinadır. Saydığımız bunca peygamber birçok hanım almış olduklarından, onlara zina isnat etmemize imkân yoktur.  Öyleyse çokeşlilik nikâhtır. Nikâh ise meşrû ve şerefli bir bağdır".
Bu yüzden Hazret-i Muhammed (sav), Cenab-ı Hakkın eski şeriatlara uygun görülen bir emrini düzenlemekten öte bir şey yapmamıştır. Çokeşlilikten dolayı suçlanmasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir.
Çokeşliliğe karşı ileri sürülen argümanlar; aile hayatında iki cins arasındaki eşitliği yok eden bir baskı doğurduğu, onun gerçek sevgi ve dostluğu örselediği, kıskançlık ve aile anlaşmazlığı yarattığıdır.
Birden fazla hanıma sahip olanların evlerinde kocanın otoriter bir üstünlük kurduğunu sananlar, Asyalıların geleneklerini bilmeyenlere mahsus bir hata işliyorlar.

Doğuluların geleneklerini anlatan ve Doğulu yazarlar tarafından yazılmış eserleri okuyanlar, oralarda kadının mahkûm olduğunu sananlar yanlış bir kanaate sapıyorlar. Atkinson, İran kadınları üzerine yazdığı eserde şöyle der: "İngiltere'de, doğu kadınları üzerine bilinen yegâne şey, zorba erkeklerine cariyelik ettikleri ve haremlerde hapiste olduklarıdır".[31] Atkinson, bu kanaatin yanlış olduğunu bildirerek Doğu’daki kadınların hele İslâm kadınlarının sahip oldukları hukuk ve imtiyazları anlatmakladır. Harem bir hapis yeri değil, bir hürriyet yuvasıdır. Koca hareme girdiği zaman, artık efendi olduğunu unutur, herkesin gözü evin hanımına çevrilir. Altmış yetmiş yıl önce İngiltere'yi ziyaret eden Mirza Ebu Tâlib Han, İngiltere aile hayatını incelemiş, onun üzerine İngilizce’ye çevrilen bir eser kaleme almıştı. Bu zat, İslâm kadınlarının, Avrupalılardan daha güçlü bir hukuk ve hürriyete sahip olduklarını bildirmekte, çokeşlilik fikrinin aile hayatında kocanın otoriter konumu fikrine şu düşünceyle karşı çıkmaktadır: "Bana göre iki dişi kaplanla yaşamak iki kadınla yaşamaktan daha kolaydır".

Ünlü gezgin Niebuhr da aynı düşüncededir. Kendisi diyor ki: "Avrupalılar Doğu’da evliliğin Batıdaki evlilikten bambaşka olduğunu sanarak yanılıyorlar. Ben Arabistan’da böyle bir ayrım göremedim. Bu memleketin kadınları, Avrupadakiler gibi serbest ve mutlu görünüyor. Müslümanlar arasında çokeşlilik geleneği yaygın bulunuyor ve bu, Avrupalı kadınları korkutuyorsa da, Araplar dört kadın alma hakkından pek az faydalanıyorlar. Ancak zengin olanlar bu gelenekten faydalanmakta, fakat bunlar da herkesçe hoş görülmemektedir. Akıllı adamlar bu müsaadeye sevinmeyi gerekli görmeyip aksine acı verici bir şey olduğunu söylüyorlar. Çünkü koca, dinî kanunlara göre hanımları arasında tam bir eşitlik ve adalet içinde hareket etmekle yükümlüdür.
 Fakat bu vecibeyi yerine getirmek çok zor olduğundan Arapların pek azı bundan faydalanırlar"

Çokeşliliğin gerçek sevgi ve dostluğu yok ettiğine gelince, Avrupa’nın yüksek sınıfları arasında çok kadınla evlenmekten faydalanma imkânı olsa ondan faydalananlar çok sınırlı olur ve ikinci evlilikler ilkinden daha az sevilip beğenilirdi. Evlilik işlemlerinin soğuk törenleri, ayrı arabalar ve yüksek sınıflar arasında bilinen diğer merasimler, temiz ve saf sevgiyi yıkacak niteliktedir. Öte yandan Batı’da modaya bağlı olan kadın, çokeşliliği cezasız ve yasal kabul eden ülkelerden daha fazla alınıp satılmaktadır!
Çokeşliliğin sevgiyi söndürdüğü üzerine ileri sürülen düşünce, eski İngiltere'nin yegâne hürriyet ve mutluluk memleketi olduğu fikrine dayalı önyargılı mütalaalardan doğmaktadır. Eğer çokeşlilik bu derece kötü olsaydı dünyanın bu kadar büyük bir bölümünde yayılmazdı.[32]

[1] Bk. s. 58.
[2] Bk. s. 22
[3] Kehf, 110.
[4] 1. Samuel, Bölüm xxv, 46.
[5] 2. Samuel, Bölüm iii, v.
[6] 2. Samuel, Bölüm iii, 16.
[7] Talmai, King of Geshur, ibid v. 3.
[8] 1. Kings, Bölüm. i
[9] Bizans imparatoriçesi İrene, oğlu Konstantin’in gözlerini çıkarttıktan sonra tahta çıkmış, 787 yılında İznik Konsulünü toplatarak put ve heykellere tapınma âdetini yeniden canlandırmıştır.
[10] Kral Ahab ve Yezebel İsrael’in kötü krallarının arasında en kötü olanı Kral Ahab’dır. Tanah ondan şöyle bahseder: “ Omri’nin oğlu Ahab Tanrı’nın gözünde kötü olan ne varsa yaptı, kendinden önce gelenlerden daha fazla.” ( Krallar 1 16:30 ) (Çev.)
[11] İspanyollar bu noktada Kutsal Kitapta yazılı bilgileri referans almışlardır. Konuyla ilgili veriler Sepulveda tarafından yazılan eserde şöyle nakledilmektedir: “İspanyollar on iki milyon yerliyi katlederken İsrail oğullarının Kenânîlere yaptıklarını örnek almışlardı.” Las Casas ise Brevissima relacion de la destruccion de las Indias adlı eserinde şöyle der: “St. Domingo ve Jamaica adalarında on üç havari şerefine on üçer yerlinin birden idam edildiği sehpalar kurulduğunu bizzat gördüm.” Aynı yazar başka bir yerde ise şöyle diyor: “Köpekler tarafından parçalanmak üzere diri diri çocukların atıldığını gördüm!”
[12] Çıkış (Exodus) Kitabı, xxxi, 27.
[13] Yuşa, x., 40.
[14] 1. Samuel xv., 3.
[15] Tesniye (Deuteronomy) xx., 17.
[16] Constantine, karısını kaynar suda boğdurmuş, öz oğlu Crispus’u idam ettirmiş, kızkardeşleri Constantia ve Anastasia’nın kocalarını öldürtmüş, kayınpederi Maximillian Hercules’i öldürtmüş, kızkardeşi Constantia’nın oğlu olan on iki yaşındaki yeğenini arkadaşlarıyla birlikte öldürtmüştür. Öldürttüklerinden biri de Sopator adında bir putperest rahibiydi. Öldürülme sebebi, Constantine’i kayınpederini öldürme günahından kurtarmayışıydı. İşte size ilk Hıristiyan İmparatorun portresi!
[17] Gibbon, Decline and Fall, c. II, s. 411. Bohn’s neşri.
[18] Bu katliam esnasında sadece Paris’te 500 mevki sahibi insanla, 10.000 sade vatandaş katledilmiş, bunlar dışında diğer vilayetlerde de binlerce insan öldürülmüştür. Papa 13. Gregory, bu katliamların sorumlularını affettiği gibi bu acı olayın takdis edilmesini de emretmiştir. Bunun üzerine çok görkemli ayinler düzenlenmiştir. Kendisini Hazret-i İsa’nın (a) halifesi sayan bu adam, o kadar terbiyesizlik etmiştir ki bu hadise anısına bir madalyon basılmasını emretmiş, madalyonun bir yüzüne kendi resmini diğerine yıkıcı kralın resmi basılmış, altına da ‘Huguenots Katliamı’ ifadesi kazınmıştır.
[19] Lorent’in tahmini hesabına göre 1481 ile 1808 yılları arasında Engizisyon mahkemeleri tarafından yakılan insanların sayısı 34.024’tür.
[20] 1627 Yılında Papa 7. Urban yayınladığı bir ferman ile Papa’dan izin almadan vergi koyan prensler, Türklerle veya kiliseden ayrılanlarla anlaşma yapanlar ve Roma mahkemesinin kararlarına itiraz edenlerin tamamını lânetlemişti. Acaba Hazret-i Muhammed (sav) veya O’nun dinine mensup biri kendisine böyle yetkiler tanımış mıdır?
[21] İslamiyet’in kılıç ve kuvvetle yayılmadığının en somut ve canlı kanıtı İslam ülkelerinin büyük bölümünde yaşamlarını sürdüren dinî azınlıklardır. Bir zamanlar nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan İspanya’da bugün turistler ve gizli Müslümanlar dışında Müslüman ve Yahudi yokken, İran, Irak, Mısır, Türkiye, Sudan ve iğer İslam devletlerinde ciddi oranda Gayri Müslim mevcuttur. Biz Müslümanların bu konuda hiç kimseden alacak nasihat yahut dersimiz yoktur. Bugün insan hakları savunucularına şunu söylemek gerekir ki dünyayı yöneten ve yönlendiren Batı, ‘İnsan Haklarını savunmaya muhtaç hâle getirdiği için başkalarını değil yalnız kendini kınamalıdır.’(Çev.)
[22] Richard Pococke, Bishop of Meath, A Description of the East and other Countries, 1743, c. i, s. 268.
[23] Müslüman hukukçular bununla ilgili şöyle bir misal vermişlerdir: Hıristiyan bir anneden doğan bir erkek çocuk, annesine kilise kapısına kadar eşlik eder, ata binmesine, attan inmesine yardım eder. Annesinin bineğe binecek gücünün olmaması hâlinde onu kilise kapısına kadar kollarında taşır.
[24] Hıristiyanlar iyi davranılması bizzat Hazret-i Muhammed (sav) tarafından kavsiye edilmiştir. Bu ahitname ikinci halife Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali (r) tarafından da teyit edilerek uygulanmıştır.
Asıl metinde tarih olmadığı bilinmelidir. Tarih, daha sonraki bir dönemde onu çoğaltan biri tarafından yazılmış olmalıdır.
[25] “Tahsilli bir Müslüman, K’uran’da anlatılan cennet ile kastedilenin büyük ölçüde sembolik ve Kutsal Kitap’ta Yuhanna’nın İlhamları bölümünde anlatıldığı türden olduğunu söylemişti.” Lane, Modern Egypt, c. i, s. 75. Dipnot.
[26] Hyde, Not: ad Biboi, Turcar, Liturg, s. 21.
[27] Bu ilişkilendirmeler gayet genel olup somut gerçeklerle örtüşmediği ortadadır.(Çev.)
[28] Bk. Grotius, De Jure, c.i, s. 268.
[29] Treatise on Christian Doctrine, s. 237.
[30] Ezekiel, xxiii.
[31] Customs and Manners of the Woman of Persia.
[32] Tamamıyla müellife ait olan ve çokeşliliği savunan bu fikirler dinimizin konuya yaklaşımını tam olarak yansıtmamaktadır. Asıl olan ve Peygamberler tarihinde de görüldüğü gibi tek eşliliktir. Çokeşlilik kural olmayıp istisnadır. İslamiyet, çokeşliliği getirmemiş, sınırlandırmış ve ağır şartlara bağlamıştır.(Çev.)